4 Yorum

Son yaratıcılık araştırmaları, çok uzatmadan ama…

Hepimizin içinde bir dahi mi gizli?Yaratıcılık ile ilgili bilimsel araştırmalar tüm dünyada son hızla devam ediyor. Artık konunun medyada da iyice popüler olmasının da etkisiyle, bu araştırmalar ile ilgili haberler de her yerde karşımıza çıkıp duruyor devamlı. Bu durumda, Neşeli Beyin de üstüne düşeni yerine getiriyor ve bu toz duman arasında, en seçmece araştırmaların vardığı öğretici ve ilginç sonuçları dikkatlice ayıklayıp kısa kısa sizin dikkatinize sunmayı bir görev biliyor:

(Hem de artık alamet-i farikası olan orijinal makale linkleri ile birlikte!)

  • Son zamanlarda yapılan bir araştırmanın sonucunda, sosyal dışlanma ile çevreyle uyumsuzluğun önemli ölçüde yaratıcılığı arttırdığı görülmüş. Bu çalışmada, araştırmaya katılan deneklerin bir kısmı kendi gruplarından dışlandıkları ve reddedildikleri, diğer bir kısmı üye oldukları grupları tarafından kabul edildikleri ve uyum sağlayabildikleri, kalan kısmı ise bu türden hiçbir sosyal etkinin uygulanmadığı ortamlara yerleştirilmişler. Daha sonra, her üç gruptaki deneklerden kolaj yoluyla birer “eser” ortaya konmaları istenmiş. Araştırmanın sonunda da, bu katılımcıların yaptığı kolaj çalışmaları sanatçılardan oluşan bir “jüri” tarafından değerlendirilmiş. Neyse lafı fazla uzatmayayım, sözün kısası sosyal dışlanma, reddedilme ya da uyumsuzluğun belirgin olarak artistik yaratıcılığın ortaya çıkması ile bağlantılı olduğu görülmüş. Ben bu işi çok merak ettim, detayını nerede bulabilirim diyenler, beklediğiniz şey her bölümün sonunda, işte bu şekilde: (1).

Ama sanmayın ki yaratıcılığınızı arttırmanın tek yolu kendinizi zorla bu tür durumlara düşürmek veya illa ki birisi tarafından çocuklar gibi şen ve yaratıcıreddedilmek. Mesela başka bir araştırmada, insanın kendisinin yedi yaşında bir çocuk olduğunu düşünmesinin bile yaratıcılığının artmasında etkili olduğu bulunmuş (şu anda çok aptalca geldiğini biliyorum, ama biraz sabırla okumaya devam lütfen). Bu çalışmada izlenen metod şu şekilde çalışma özetinde anlatılmış: “Yapılan bir deneyde, tüm katılımcılara aynı sorular sorulmuş, sadece katılımcılardan bazılarına kendilerini yedi yaşında bir çocuk yerine koymaları ve o şekilde düşünmeleri talep edilmiştir. Bu şekilde kendilerini çocuk olarak hayal edilen katılımcıların daha orijinal cevaplar verdikleri sonuçta görülmüştür.” Bu deneye ilişkin linkimiz de eksik değil (2).

Continue Reading »

Yorum bırakın

Dikotomi: Capcanlı hala!

Dikotomi için sözlükte “ikiye ayrılma, çatallanma, birbirlerinden tamamen farklı iki şey ya da düşünce arasındaki fark” anlamına geldiği yazıyor.

Aşağıdaki fotoğrafı tanımlayabilecek daha iyi bir söz aklıma gelmediği için onu kullanıyorum, ukalalığımdan değil. Paradoks, çelişki, vb. kelimeler bana göre diktomoninin verdiği “birbiriyle tamamen ayrık şeylerin bir arada olması, yaşaması” anlamını veremiyor, ondan (Bir de “oksimoron” var ama, onun ne anlama geldiği konusunda pek kimsenin tam bir fikre sahip olduğunu sanmıyorum).

Cemil Meriç Sokağı ve Bilex araba yıkama

Cemil Meriç ve Bilex Last Technology Car Wash

(Üstüne tıklayıp büyütebilirsiniz.)

Continue Reading »

10 Yorum

Asansör kullanımında ortak yarar için sosyal baskının kullanımı üzerine bilimsel (!) bir öneri

Asansörde geçmek bilmeyen zamanBundan bir süre önce kaleme aldığım ve bazı asansör düğmelerinin halkımızı kandırmaya yönelik basit birer hileden ibaret olduğunu kanıtlayan yazımın toplumda neredeyse infiale varan tepkilere yol açması, benim için de iyi bir ders oldu: “Araştırmacı bilimsel gazetecilik” adını verdiğim ve şüphesiz ki kendi buluşum olan bu tarzda bundan sonra da yazarken, sadece toplumun hazır olduğu bilgileri vermem gerektiğine, fazlasına zamansız ve destursuz dalmamam gerektiğine bu sayede iyice emin oldum. :)

Ve bu düşünceden hareketle, hem asansör endüstrisinin yoğun baskısından yılmadığımı göstermemi sağlayabilecek, hem de topluma büyük yararının dokunacağını düşündüğüm bir öneri ile başlamayı uygun gördüm.

İşte bu son derece yaratıcı ve bilimsel öneri:

İlk olarak yüksek bir binanın 15. katındaki işyerinize gitmek istediğinizi varsayalım. Bu durumda binaya giriyor ve asansörde 15’e basıyorsunuz. Ama asansör hareket etmeden önce son anda bir kişi daha yetişiyor ve hoop 2’ye basıyor. İçimizde hafif de olsa bir öfke belirmeye başlıyor, yukarıya olan yolunuza bir durak daha eklenmesine ufaktan sinirleniyorsunuz, üstelik bunun sadece iki kat çıkmak için yapılmasına içten içe söylenmeye dahi başlıyorsunuz. Hiç şüphesiz böyle bir tepki son derece doğal ve hepimiz bu gibi durumlarla günlük hayatta sık sık karşılaşıyoruz.

Peki ya bu problemi ortadan kaldırmak ya da en aza indirmek için bir yol olsaydı? Bu sorun üzerinde bir süredir aklımda evirip çevirdiğim bir çözüm, sosyal baskıyı ve utandırmayı kullanmayı içeriyor… Çözüm tam olarak şöyle çalışacak, bakın şimdi:

Continue Reading »

1 Yorum

Mutluluk aslında neden bir ruhsal bozukluk sayılmalı?

Mutlu insanlar zıplıyorlar

Kızların etekleri de kısaymış biraz, sansüre gider bu iş valla... Photoshop mu yapsaydım biraz acaba?

Mutluluğu, yani en basit tarifiyle mutlu olma halini, iyi birşey olarak kabul ederiz. Özellikle de psikoloji veya psikiyatri alanında bir başlık altında kullanıldığında, bir insanın mutlu olması genelde son derece pozitif bir durum olarak algılanır. Daha doğrusu öyle algılanmalıdır, değil mi? Değilmiş işte.

Neden değilmiş? Çünkü en azından bir tane cesur psikolog çıkmış (ki kendisini buradan çok çok tebrik ediyorum) ve mutluluk üzerinde uzun, yorucu ve zor çalışmalar yaparak en sonunda bilimsel bir sonuca ulaşmış. Eğer bu acımasız, bu vahşi, bu korkutucu ama bütün bu sıfatları hakettiği kadar gerçek ve elle tutulur sonucu öğrenmeye hazırsanız, söylüyorum: Mutluluk, psikiyatrik bir bozuklukmuş!

Continue Reading »

Yorum bırakın

Düşündüren cümleler – III

“Şu anda karşı karşıya olduğumuz gerçek, dostlarım, bugünün yarın olduğudur. Acımasız bir acelesi olan zamanla mücadele içindeyiz. Önümüzde tüm muamması ile açılmakta olan hayatın ve geçmişin içinde çok geç kalmış olmak diye birşey vardır. Birşeyleri ötelemek, zamanı elimizden alan hırsızdır. Hayat bizi çoğu zaman kaybolan fırsatların ardından güçsüz, çıplak, çaresiz ve üzgün olarak bırakır. İnsanoğlunun işlerindeki gelgitler, bu akıntı içinde oldukları yerde kalmaz, ayağımızın altından çekilip gider. Zaman geçip giderken durması için çaresizce yakınıp haykırabiliriz, fakat o her türlü yalvarışa karşı son derece katıdır ve yoluna aceleyle devam eder. Sayısız medeniyetin rengi solmuş kemiklerinin, tarumar olmuş kalıntılarının üzerinde şu zavallı sözcükler yazar, “Çok geç“.

Bu sözler, Martin  Luther King‘in 48 yıl önce Washington’da yaptığı ünlü “Bir Hayalim Var” konuşmasından… Konuşmanın tüm İngilizce metni, videosu ve tüm gelmişi geçmişi için çoğu zaman olduğu gibi Wikipedia eşsiz bir kaynak sunuyor. Konuşmanın tam Türkçe metnini ise yoğun bir şekilde aramama rağmen ne yazık ki bulamadım, yine de bir yerlerde olması gerektiğini düşünüyorum, bilen varsa haber verirse sevinirim.

Son olarak, bu konuşmaya ilişkin bir kitabın linki ise burada.

Not: Çeviri için sevgili arkadaşım M.C.‘ye çok teşekkürler.

1 Yorum

Nasıl iyi bir yalancı olunur?


başarılı bir satış elemanı
Bu hikayeye başlamadan önce sizleri uyarmam gereken bir nokta var: Bu anlatacağım konu hakkında hiç ama hiç objektif değilim. Çok uzun yıllardır, artık kaç yaşından beri olduğunu bile bilemeyeceğim kadar uzun bir zamandır yani, tuttuğum, zaman zaman aklıma gelen ve hiç vazgeçmediğim bir inancım var. O da şu:

Satış veya pazarlamacılık (her ne kadar işletme jargonunda ikisi ayrı anlamlara gelen terimler olsalar da, ben birbirlerinin yerine de kullanacağım), temelinde yalan söylemeyi gerektiren bir meslektir/mesleklerdir.”

Neden böyle düşündüğümü bilemiyorum, ama neredeyse artık adım gibi emin olduğum bu düşünceyi, ondan vazgeçemeyecek kadar içselleştirdiğimi biliyorum o kadar. Belki de kendi satış ve/veya pazarlama yeteneklerimi eksik gördüğümden dolayı bir “kedinin ulaşımı dışındaki bir ciğer parçasına mundar” deme olayından ibarettir, bilemiyorum. Kaldı ki bu yazının amacı da, benim psikanalizime bir başlangıç yapmak değil. Tüm bunları, sadece az sonra yazacaklarım hakkında neler düşündüğümü size şimdiden söylemek için yazdım diyelim. Bu kısım bu kadar.

Amerika’da The Chronicle of Higher Education diye bir yayın var, yazıda bir daha gerekirse kısaca “The Chronicle” diye bahsedelim. Bu yayın, en azından Amerika’daki akademik dünyada ne olup bittiği ile ilgili başlıca haber kaynağı olma özelliği taşıyor. Artık yarı online, yarı basılı bir medya haline dönüşmüş olan The Chronicle aslında oldukça eski bir tarihe sahip ve şu anda halen Washington DC‘de yayınlanmaya devam ediyor.

Bu yayın organında geçtiğimiz günlerde oldukça ilginç bir makale yayınlandı. Yazan şu anda bir felsefe profesörü olan Clancy Martin isminde bir adam, yazının ismi ise “The Lie Guy“. Bu acayip İngilizce lafı Türkçe’ye nasıl çevirebileceğim konusunda bir fikrim yok, dileyenler Google Translate gibi araçlara başvurmakta serbesttir.

Clancy Martin, anlaşılan henüz felsefeye merak salmadığı günlerde, bir mücevher satıcısı imiş. Ve bu yazısında da o zamanki deneyimlerini ve iyi bir satışçının nasıl aynı zamanda iyi bir yalancı olması gerektiğini anlatmış. Yazının (her zamanki gibi) en mühim kısımlarını aşağıya alıyorum, buyrun:

Continue Reading »

1 Yorum

Rahatlatıcı müzikler beyinde dopamin artışına neden oluyormuş.

Öncelikle, konu hakkındaki genel görüşümü bilmeyen okurlar için baştan bir kez daha belirtmekte fayda var: Her ne kadar beynin kimyasal ve nörolojik süreçleri ilgimi son derece cezbetse de, her türlü bozukluğu, depresyonu, endişeyi vb. bu kimyasal süreçlere bağlayan ve örneğin nörotransmitterların salınımı veya geri alınımının engellenmesi ile bu bozuklukların tedavi edilebileceğiini iddia eden genel görüşe olabildiğince karşıyım. Nedenini soracak olursanız, tek bir cevabım olur: Nasıl çalıştığını bilmediğimiz bir mekanizmayı tedavi edemeyiz de ondan! Bu konuda daha önce detaylı olarak yazmıştım, dileyenler okuyabilir.

Dolayısıyla, ne olursa olsun yayınlanan her yeni şeyde bir kimyasal adı geçtiği zaman önce tüylerim diken diken oluyor, baştan bir savunma hali alıyorum. Ama baktım ki, Scientific Americandaki bu kısa yazı o kadar da kimyasallarla oynama fikrine dalmıyor, daha doğal yollardan bahsediyor, o zaman bu haberi siteye koymaya karar verdim.

Öfori

Continue Reading »

1 Yorum

Neselibeyin.com’da 2010 yılının enleri

Böyle sanki kurumsallaşmış, yüzbinlerin takip ettiği ve gerçekten işe yarayan yazılar yayınlayan bir blogmuş gibi, sitenin 2010 yılındaki enlerini yayınlamaya karar verdim. Buna da tamamen wordpress.com’un az önce bu içerikte attığı bir mail sebep oldu. Ama boşvereyim ya, iyi de oldu. İşte 2010’da neselibeyin.com’da olanlardan bir demet:

2010’un en çok okunan yazıları

1. Albert Einstein’in beyni 2009 yılında yeniden incelendi ve…

2. Akıllı ve yetenekli insanlar neden başarısız olurlar?

3. Mucizevi Tedavi

4. Oldukça Garip Bir Hikaye

5. Bayım, siz 33’üncü dereceden bir geri zekalısınız!

6. Kayıp Bir Ruh

7. Hawking sonunda sessizliğini bozdu: “Uzaylılara taş atan doğrusunu yapıyor.”

8. ADHD (dikkat eksikliği bozukluğu), yaratıcı deha ile ilişkili olabilir mi?

9. Bitkiler neler düşünür?

10. Moskova’nın sokak köpekleri, hızla evrim geçirip daha zeki hale geliyorlar!

Bu tamam… Yazıların hepsinden gurur duymasam da, google ve Türk halkının ilgilerini bunlar çekiyorsa bana diyecek bir şey kalmaz (Bazı yazıların, 1 numaradakinin örneğin, 2009’da yayınlanmış olması da ilginç). Bakalım başka ne diyordu wordpress.com:

– 2010’da 69 yeni yazı yazmışım (ki bazısı özellikle son dönemlerde yazı sayılmaz pek) ve blogdaki toplam yazı sayısını 106’ya çıkarmışım.

– Aramalarda en çok benim siteye yönlendiren sözcükler, kısa öykülerkurt cobaineinsteinneşeli beyin, inek isimleri, yaratıcılık ve domuz olmuş (İlk zamanlarda domuzların ne kadar akıllı olduğuyla ilgili bir yazı vardı ya, oradan insanların aklında kaldı herhalde).

– En çok google, facebook, hafif.org ve ekşisözlük‘ten trafik gelmiş bir de.

Hepimize hayırlı olsun, ne diyeyim..

%d blogcu bunu beğendi: