1 Yorum

Türkiye’de bilim üzerine

misafir yazar - Oğuzhan

Bugün bir ilke imza atıyoruz. Son derece önem verdiğim ve devamının gelmesini umduğum bir uygulamanın ilk örneği bugün neselibeyin.com‘da yayınlanıyor: Bir “Misafir Yazar“ın lütfedip neselibeyin.com için yazdığı bir yazı.

Başkalarının sizin formatınıza uygun yazı yazmaları tahmin edebileceğiniz gibi çok fazla rastlanan bir şey değil. Arkadaşlarınızı, tanıdıklarınızı ya da okurlarınızı sitenizde yayınlamak üzere birşeyler yazmaları için ikna etmek de aynı derecede zor. Biz Türklerin bir araya gelip birlikte birşeyler üretme konusundaki isteksizliğimiz ve organizasyon yeteneksizliğimiz de buna eklenince, belirli konulara eğilmiş (bir anlamda uzmanlaşmış) bloglar genelde tek kişinin emeği ile sürdürmeye çalıştığı, bu yüzden de çoğunlukla ya zamansızlıktan ya da hayatın diğer gailelerinden dolayı yazı aralarının aksadığı bloglar halini alıyor. Hatta, oldukça sık olarak tek başına böyle birşeyi sürdürmenin getirdiği zaman ve iş yükünden sıkılıp bloglarını kapatan arkadaşları da görüyoruz.

Bu yüzden, Oğuzhan’ın şu anda gündemin en sıcak konularından biri hakkındaki aşağıdaki yazısını yayınlamaktan büyük sevinç duyuyor ve bu tür katkı istekleri olabilecek arkadaşlara her zaman kapımızın açık olduğunu bir kez daha hatırlatmak istiyorum. Hayrola!…

***

Türkiye’de bilim üzerine

Girişte bilimin tanımını yapmak konuya uygun olabilirdi. Ne var ki Neşeli Beyin gibi bir bloga yazacağım yazıya bilimin tanımıyla başlamak yerine “bilimin nedenine” – fazlaca iddialı olmadan – değinerek başlamak daha çekici geldi. İnsanlar olarak bilimi neye borçlu olduğumuzu düşündüğümde varabildiğim en kapsayıcı yanıt, aynı zamanda bizi hayvanlardan farklı kılan şey oldu: Kendimizi zaman içinde ele alabiliyor oluşumuz. Geçmişe bakmaktan ayrı düşünemediğim “geleceğe dönük düşünebilme” becerimiz, bilimsel çalışmamızın temelinde yatan yeteneklerimizden biri gibi gözüküyor.

Bu yeti evrimin bilmediğim bir basamağında belirginleşmeye başlayalı, İnsan kendisini bugüne getiren yola girdi. Bu yolda yüz binlerce yıldır taşıdığı becerisini hemen hemen hiç kullanamadığı dönemlerden de, kısıtlı bir zümrenin sınırsızca kullandığı dönemlerden de geçti. Son iki üç yüzyıldır kazandığı heyecan verici ivmeyle bilimin, milyonlarca insanın küçüklü büyüklü katkılarıyla insanlığın en sistemli bilgi birikimini ortaya koyduğu bir gerçek.

Bu gelişmenin güveninden de hızından da bir şey kaybetmeden gerçekleşiyor olmasını akademinin kurumlarına borçluyuz. Günümüzde bu kurumlara baktığımızda araştırmanın sürdüğü her yerde bir tür usta – çırak ilişkisi görüyoruz. Daha büyük çapta da hakemli bilimsel dergiler benzer bir ilişkiyi sürdürüyor. Etkileşim içinde kalmak ve paylaşmak, gelişmenin olmazsa olmazı; çünkü insanlar olarak yaptığımız hataları yalnız başımıza düzeltmekte çoğu zaman başarısız oluyoruz.

Binlerce sorgulayan gözün incelediği araştırmalarda hatalar süreç içinde en aza indirilebiliyor. Bu yararlı yöntemin yanında, bir de bilinçli olarak yapılan yanlışlıklar var. Bunların başında, intihal olarak isimlendirdiğimiz, başkasının araştırmasını veya araştırmasının sonuçlarını kendi çalışmasının ürünüymüş gibi atıfta bulunmadan kullanma geliyor. İntihal bir tür hırsızlık olduğu için herkesin açıkça karşısında durduğu bir şey. Bilim insanları arasında en büyük utanç kaynaklarından biri oluyor ve cezasız da kalmıyor.

Bilim insanlarını kolaycılığa iten ün, para, konum gibi kişisel hırslar; farklı ahlaksızlık yöntemlerinin geliştirilmesine yol açmış. Yaygın olanlarından ve fark edilmesi görece güç olanlarından biri, bilimsel dergilerin bilim kurumları içindeki yerini kötüye kullanarak gerçekleştiriliyor(muş). Beni bu çirkinliklerden “Bilimsel Ahlaksızlığın Gri Mecraları” başlıklı yazısıyla A. Murat Eren haberdar etti. Yazıda bilimsel yayınlarla ilgili genel bilgi ve bu yayınlar üzerinden yapılan ahlaksızlıklara örnekler bulunuyor. Okumanızı öneririm.

Türkiye’nin bilimsel çalışmalar alanındaki durumu hepimizin malumu. Ülkemizde yapılan bilimsel etkinlikleri incelediğimizde ülkenin sorunlarından ve gereksinimlerinden uzak, toplumuna ve insanlığa bir şey katamayan bir görünüm, manzaranın büyük bölümünü kaplıyor. Her türlü bilimsel ahlaksızlık, bu görünümün hem nedeni hem de sonucu. Üstelik bu iç karartıcı tabloda, güneş doğmakta değil batmakta. Ekonomik baskılar ve YÖK baskısı genç bilim insanlarını ahlaksızlıklar karşısında sessizliğe itiyor. Gençlere göre daha “güvenli” bir konumda olan deneyimli bilim insanları ise konunun üstüne eğilmiyor. Bu durumda, yalnızca bilim çevrelerinin değil tüm bireylerin olayların ciddiyetinin farkına varması için yaşanmış olayları bilmesi gerekiyor.

İntihal olayları

Türkiye’deki intihal olaylarıyla ilgili en geniş bilgiyi Dr. Tansu Küçüköncü’nün internet sitesinden alabiliyoruz. Çok düzensiz bir site olsa da çok değerli bilgiler barındırıyor. Tansu Küçüköncü Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi’nde ve diğer üniversitelerde yapılmış, kimileri uluslararası dergi dizinleri tarafından da duyrulmuş intihal iddialarını gözler önüne seriyor. Site anonim ihbarları toplama ve yayımlama gibi bir işlev de taşıyor anladığım kadarıyla.

Bu sitede, sayfaların başlangıçlarındaki fazlasıyla uzun bir bölüm her sayfada aynen yinelediği için site içeriksizmiş gibi duruyor. Siteyi açtığınızda tarayıcınızın arama bölümüne “Başlıklar” yazarak başlıkların olduğu bölüme ulaşabilirsiniz. Oradan ulaşacağınız sayfalarda, tıkladığınız bağlantının başlığını aynı yöntemle aratarak bilgilere ulaşabiliyorsunuz. Sitedeki karışıklıkla uğraşmak istemeyenler bu PDF dosyasından da aynı bilgilere ulaşabilirler.

Diğer ahlaksızlıklar

İntihal olaylarının bile üzerine gidilmezken, Murat Eren’in değindiği WASET gibi organizasyonların dergilerinde makale yayımlatan insanların üniversitelerimizde ne gibi yerlerinin olduğunu ve bu organizasyonların kollarının ne kadar uzun olabildiğini de yine yakın zamanda yayımladığı bir yazısıyla öğrenmiş oldum: “İmece Usulü Bilim Cinayeti Konferansları”. Bu yazıda Murat Eren, Çanakkale On Sekiz Mart Üniversitesi’nde düzenleneceği duyurulan bir konferansı inceliyor ve bilim ahlaksızlıklarıyla olan ilişkisini ortaya kesin bir şekilde koyuyor.

Bu yazının yayımlanmasının ardından konu görece yaygınlık kazandı. NTVMSNBC’de, OdaTV’de ve Bianet’te konuya yer verildi. Ayrıca yine akademisyenlerimizden konuyla ilgili görüşlerini açıklayanlar oldu. ABD’de yayım yapan Turkish Journal’dan Işıl Öz, Boğaziçi Üniversitesinden Prof. Dr. Lale Akarun ve Dr. Ceyhun Burak Karlık’ın; ABD’deki NIMBIOS (Ulusal Matematik ve Biyoloji Sentezi Enstitüsü)’tan da Dr. Erol Akçay’ın konuyla ve Murat Eren’in iddialarıyla ilgili görüşlerini aldığı yazısına da buradan ulaşabilirsiniz. Bu yazı, konunun başka yönlerine de değinmesi ve Murat Eren’in iddialarının değerlendiriliyor olması bakımından önemli.

Fazla uzatmadan toparlayabilmek için Murat Eren’in “Bilimsel Ahlaksızlığın Gri Mecraları” başlıklı yazısından alıntı yapıyorum:

“‘Türkiye’de neden bilim üretilmiyor?’ diye sorulduğunda akla ilk gelenler arasında hırsızlık vakaları var. Fakat WASET gibi organizasyonlardan beslenerek pozisyon işgal edenler yüzünden dışarıda kalan, özel sektöre yönelmek ya da kolay yoldan bol yayın sahibi olmak arasında tercih yapmak zorunda bırakılan kimselerin ‘yapamadıkları bilim’ pek akla gelmiyor.

‘Türkiye’de neden bilim üretilmiyor?’ diye sorulduğunda akla ilk gelenler arasında az ödenek ve ödeneklerin bölümler arasında adaletsiz tanzimi gibi sorunlar var. Fakat WASET gibi organizasyonlardan beslenen akademisyenlerin aynı zamanda bilimin yeni neslini yetiştiren, yüksek lisans ve doktora öğrencilerine sahip olan kişiler oldukları, bir noktada doktorayı bırakmak ya da bilim ahlakı anlayışlarını değiştirmek arasında tercih yapmak zorunda bırakılan öğrencilerin ‘olamadıkları bilim insanları’ pek akla gelmiyor.”

Bu sorunun çözümü öncelikle bulundukları yere – bilinçli ya da bilinçsiz – ahlaksızlık yaparak gelen insanların temizlenmesinden geçiyor. Sorunun asıl çözümü ise, bu çarpıklıkların yaygınlıkla görülüyor olmasının temel nedeni olan, yüksek öğretim sisteminin elden geçirilmesinde yatıyor. Ancak bütün bunların olabilmesi için konunun ana akım medyada yer bulması bir zorunluluk. Ana akım medya ise bu konuda haber hazırlayan muhabirlerine “para edecek haberler getirmelerini” öğütlüyor. Bu noktada akademisyenlerin, öğrencilerin ve bilime değer veren insanların medya üzerinde bir baskı kurmaya çalışması büyük önem taşıyor. Medyada yankı bulmadıkça, bu tartışmalar suçlu bilim insanlarının uğraşlarıyla kişisel tartışmalar boyutuna çekiliyor ve amacından uzaklaşıyor; YÖK ve yüksek öğretim sistemi üzerine yapılan tartışmalarda bu önemli konu atlanıyor.


One comment on “Türkiye’de bilim üzerine

  1. yazı için çok teşekkürler, biraz araştırmayla güzel açılımlar yakaladım.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: