15 Yorum

Yeni bir kısa öykü – “Geçmişin Efendileri”

Yeni bir kısa öykü yazdım ve yayınlamak için en iyi yerin burası olduğuna karar verdim. Bunun nedeni, elbette bu siteye yazı gönderdiğimde hiç reddedilmesi :) Kendimin editörü olarak özellikle bu öyküyü pek beğendim ve gerçekten, bu sefer öyküyü okuduktan sonra fikirlerinizi ciddi olarak paylaşmanızı istiyorum.

İster yorumlara ekleyin, ister mail atın – ama nasıl bulduğunuzu, okurken sizde ne gibi hisler uyandırdığını ve aklınıza öyküyle ilgili başka ne geliyorsa yazın lütfen, beni çok sevindirirsiniz. Ve umarım beğenirsiniz tabii :) Unutmadan, bu öyküye de diğerleriyle birlikte Kısa Öyküler sayfamızdan her zaman ulaşılabilecek tabii ki.

Geçmişin Efendileri

Can Ender Gökçe

Dünyaca ünlü bilim adamı Zeal Uporon, güneşli ve sımsıcak bir yaz günü çalışma masasının başında harıl harıl çalışırken, evinin kapısı bir anda büyük bir patlamayla paramparça oldu. Saniyeler içinde kendini polisler tarafından kuşatılmış halde bulan Uporon, iğneyle uyutulmadan önce “Ben, ben kötü bir şey yapmadım ama…” diyebildi sadece.

Evinden on beş yıldır hiç çıkmamış olan bir zamanların parlak bilim adamının zorla hastaneye yatırılma hikayesi basının ilgisini oldukça çekti kuşkusuz. Helikopterle evinin ve bahçesinin tepeden fotoğraflarını çekip, adamın nasıl garip objelerle dolu bir çöplükte yaşadığını detaylarıyla yayınladılar. Gazeteler, olayı çeşitli yönleriyle günlerce işledi durdu.

Bundan bir süre sonra Zeal Uporon, hastanedeki odasının camından içeri giren bol güneşle uyandı. Doğrulmaya yeltendi, ancak parmağını bile kıpırdatamadı, çünkü her yerinden bağlıydı yatağa. Etrafını saran bembeyaz hastane odasına şöyle bir göz attı ve her yerinin ağrıdığını iliklerine kadar hissetti. Neler olduğunu hatırlamaya çalıştı ama aklına bulanık hayallerden başka bir şey gelmedi. Yine de dayanıklı bir adam olan Zeal Uporon, bir daha uyumamak ve ne olursa olsun sinirlerini sağlam tutmak için kendine söz verdi.

Üstün insanlar melekler midir?

Bunlar mı kim? Biraz sabredin.

O sırada görevli doktor ile hemşire girdi içeriye. Doktor, oldukça esmer, orta yaşlarına yaklaşan, somurtkan bir adamdı. Hemşire ise genç bir kadındı, beyaz tenliydi ve simsiyah saçları vardı. “Ne kadar güzel gözleri var” diye düşünmeden edemedi Uporon o yarı uyanık haliyle. Bir kez daha umutsuzca  doğrulmaya çalışarak, can haliyle “Ne yaptınız bana?” diye bağırdı, “Neden buradayım? Neden beni burada tutuyorsunuz?”

Cevap yok. Doktor ile hemşire, sanki o orada yokmuş gibi bazı göstergelere bakıp Uporon’u yeniden uyutacak ilaçları hazırladılar ve serumunu taktılar. “Lütfen… Lütfen en azından ne kadar zamandır yattığımı söyleyin!” diye adeta yalvardı Uporon. Çok kısa bir an için hemşirenin kendisine acıma ve şefkat karışımı bir ifadeyle baktığını görür gibi oldu ama yine de bir yanıt alamadı. Doktorla hemşire işlerini bitirip odadan çıkarlarken, hemşire ani bir dönüşle doktora “bir saniye” dedi ve hasta yatağının yanındaki çekmeceye doğru yöneldi. İçinden birşeyler aldıktan sonra kilitleyip, tekrar doktorun yanına geldiğinde “İlaç torbamı almayı unutmuşum da” diye açıkladı, doktorun kızgın bakışlarına pek de aldırmadan.

Doktor ve hemşirenin çıkmasından yaklaşık on dakika sonra, Uporon bir yandan yeniden uykuya dalmamak için vargücüyle direniyor, bir yandan da nasıl olup da üç haftadır oradaki yatağa bağlı olarak uyutulduğunu anlamaya çalışıyordu. Üç hafta! Doğru duyduğundan emindi, hemşire fısıltıyla gerçekten de  “Üç hafta” demişti kulağına.

Elbette, Zeal Uporon’un hastaneye yatırılması kararı bir günde verilmemişti. Ünlü bilimadamının genç yaşından itibaren yayınladığı biyoloji ve fizik alanlarındaki makaleleri kariyerinin her döneminde çığır açıcı bulunmuş ve onu kısa sürede dünya çapında üne kavuşturmuştu. Otuzlu yaşlarının sonunda, çalıştığı alanlarda zamanının en önde gelen uzmanı kabul edilirken, editörler onun bilimsel dergilere gönderdiği makalelerin her geçen gün biraz daha karmaşık ve zor anlaşılır hale gelmeye başladığını farkettiler. Önceleri, onun insanın evrimi hakkında çıkardığı acayip sonuçlara bilimsel bir toleransla yaklaştılar ve insanoğlunun bilgi sınırlarının yeni ufuklarında dolaşan bu adamın yazdıklarını yayınlamaya devam ettiler. Fakat, anlayışları çok çabuk tükendi ve Uporon kırk beşini geçtiğinde artık makalelerini bastıramaz hale geldi. Akıl sağlığı hakkındaki söylentiler önce bilim çevrelerinde, daha sonra da popüler medyada gitgide daha da sık dillendirilmeye ve kabul görmeye başladı.

Artık Uporon’un yazdıkları ve teorileri, ucuz gazetelerde ve internet sayfalarında sadece okuyucuları güldürmek için yer alır olmuştu. O sıralarda Uporon’un teorileri arasında en popüler olanı (en çok dalga konusu olanı yani) Uporon’un evrimin ileri aşamalarında ortaya çıkacak “yeni insanlarla” ilgili teorisiydi. Uporon çok uzun zaman sonra yaşayacak bir ileri insan fikri üzerinde yoğunlaşıyor ve insanın evrim sonucu dönüşeceği varlıkla ilgili öngörülerde bulunuyordu. Bu adam, tüm olası çevresel değişiklikleri de göz önüne alarak, evrim sürecinin ileriye dönük olarak anlaşılabileceğini ve nihai olarak varacağımız bazı noktaları şimdiden tahmin edebileceğimizi iddia ediyordu. Onun bu “ileri insan”la ilgili görüşlerinin, doğrusunu söylemek gerekirse, ilk kez duyan herkese biraz garip gelmesi olağandı: Kendi kendilerine uçabilen, konuşmadan birbirleriyle iletişim kurabilen ve daha bir çok yönden inanılması güç özelliklere sahip insanlardan bahsediyordu çünkü.

Her acayip gelişmede olduğu gibi, Uporon’un aklından çıkan bu garip ve uçuk fikirlere ilgiyle yaklaşanlar da oldu elbette. Uporon bilim dünyasından yavaş yavaş dışlandıkça, eş zamanlı olarak toplumda Uporon’un yazdıklarını temel alan bir alt kültür oluştu ve güçlendi. Eskiden kimsenin ciddiye almadığı, sadece eğlence amaçlı haberlere konu olan bu fikirleri ciddiye alıp, Uporon yeni bir şeyler yazdıkça bunlardan okuyucularını haberdar eden ve yorumlayan dergi ve kitaplar çıktı ortaya. Onun fikirlerinden yola çıkarak, önce çizgi romanlar yayınlanmaya, daha sonra da filmler yapılmaya başlandı. Bu kültürün üyeleri ilk başlarda komplo teorilerine meraklı, düşük gelirli kesimden insanlardan oluşsa da, topluluk gün geçtikçe büyüdü. Uporon evine yapılan baskından çok kısa bir süre önce, yine hiç çıkmadığı evinden katıldığı bir webinarda, bu topluluğun bazı üyelerine şunları söylemişti örneğin:

Belki yüzbinlerce yıl alacak evrimsel süreçler ile insan beyni bizim tahmin edemeyeceğimiz bir şekilde gelişecek, ama sonunda insanoğlu mutlaka tamamıyla barışçıl ve analitik bir varlık haline dönüşecek. Bugün sık sık karşılaştığımız, insanın kurtulamadığı rrasyonel karar alma sorunu o zaman var olmayacak artık. Bunların tümünün bilimsel kanıtlarını makalelerimde sundum ve sunmaya devam edeceğim.

Dostlarım, bu ileri insanların yaşadığı zamanlarda, devlete veya polise gerek olmayacak, insanlar birey olarak diğerleriyle çatışmaya girmeksizin kendilerini gerçekleştirebilecekleri ve ifade edebilecekleri bir toplumda yaşayacaklar. Bu insanlar, çoğu zaman küçük gruplar halinde muhtemelen köye benzer yerleşim yerlerinde ikamet edecek, ancak hareket özgürlükleri sınırsız olacağı için belirli bir yere o kadar da bağlı kalmayacaklar. Ülkelerin ve sınırların ise ortadan kalkacağını söylememe gerek yok sanırım..”

Uporon’un ileri insanlarını konu alan pek çok çizgi roman, kitap ve film vardı artık. Bu eserlerin hemen hepsinde görülen nur yüzlü, mükemmel vücutlu, küçük birer beyaz bezle örtünmüş bu olağanüstü insanların maceraları gün geçtikçe daha da ilgi topladı. Hiçbir cihaz yardımı olmadan inanılmaz bir hızla koşan, hatta bazı romanlarda su altında diledikleri gibi yüzer şekilde tasvir edilen bu ileri insanlar, birbirleriyle gayet iyi anlaştıklarından olsa gerek, onlar hakkındaki tüm hikayeler de yeni insan neslinin dünyayı ele geçirmeye çalışan uzaydan gelen ırklara karşı mücadelesi ve sonuçta galip gelmesini konu ediyordu.

Uporon hala hastanede tutuluyordu, ancak dört haftadır uyutulmadığından kendine gelmişti artık. Üç ayı aşkın süredir yattığı odasına artık alışmıştı, teorilerini ise anlatabileceği tek kimse olarak sadece güzel gözlü hemşire kalmıştı. Ama Uporon’a bir kişi bile yeterdi, hele bu kadar güzel gözleri olduktan sonra, birkaç bin kişiye bile tercih edebilirdi onu. Tek şikayeti verilen ilaçların etkisiyle fikirlerin kafasına eskisi kadar doluşmamasıydı, o kadar. Uporon “Beni gözlerim açık uyutuyorlar” dediği zaman hemşire kıkır kıkır gülüyordu. Bu kısa süre içinde, hemşire de ilk başta ciddiye almadığı Uporon’un düşüncelerine daha dikkatle kulak vermeye başlamış, hatta gitgide onun teorilerine inanmaya başlamıştı.

Bir süre sonra, hemşire iş çıkışlarında Uporon yandaşlarının toplantılarına katılmaya, onlara Uporon’dan haber taşımaya başladı. Uporon’u da dışarısı hakkında bilgilendiriyordu elbette. Uporon, özellikle yandaşlarının onun hastaneden taburcu edilmesi ve serbest bırakılması için yaptıkları çalışmaları yakından takip ediyor, bu çalışmalara ilişkin önerilerde bulunuyordu. Artık hatırı sayılır derecede kalabalık ve güç sahibi bir topluluk haline gelmiş olan Uporon yandaşları, hiç durmadan çeşitli kampanya ve protestolar düzenlemekte, Uporon’un hala serbest bırakılmamasının insan haklarına aykırı olduğunu savunmaktaydılar. Bu topluluk içerisinde onun serbest bırakılması için en çok çaba gösteren grup ise hiç kuşkusuz ki “Uporonistler” adı verilen küçük ama etkili bir gruptu.

Tüm yandaşlar arasında en marjinal grup sayılan Uporonistler, Uporon’un düşünce ve teorilerini dini inançları ile birleştirme amacı etrafında birleşmiş, onun fikirlerinin aslında kutsal kitapta anlatılanlarla tamamen aynı olduğunu sarsılmaz bir imanla kabul etmiş bir avuç insandan oluşuyordu. Üstelik, onlara göre fikirlerine kaynak gösterebilecekleri dayanakları da pek çoktu: Hiçbir çatışmanın, savaşın olmadığı, herkesin dilediğince yaşadığı bir dünya, kutsal kitaptaki “cennet”in tasvirinden başka ne olabilirdi ki? Ya uçabilen, güler yüzlü o “ileri insanlar”, onlar meleklerin ta kendileri değil miydiler?

Yine o günlerde Uporon, akşam gazetelerini karıştırırken gözüne küçük bir haber ilişti. Kafasında o anda bir şimşek çaktı, ama yeterli bilgi edinmeden emin olamazdı, sabretmeliydi. Habere göre, Tataristan’da iki çocuk iki gün üst üste bir dere kenarında bir melek tarafından ziyaret edildiklerini iddia ediyorlardı, üstelik ikinci gün şahitleri de vardı. Çocuklar dediklerinde ısrarcıydılar, üstelik ayrı ayrı sorgulandıklarında da hiçbir açık vermiyorlardı. Anlattıklarına göre melek gökten iniyor, çocukların yanına kadar geliyor, onlara gülümseyerek bakıyor, onlarla çocuk oyunları oynuyor ama bunun dışında hiçbir şey yapmıyor ya da onlarla konuşmuyordu.

Ertesi günlerde Yeni Zelanda ve Uruguay’dan da peşpeşe benzer haberlerin gelmesi bu sefer sadece Uporon’un değil, hemen herkesin ilgisini çekti. Üstelik, farklı yerlerdeki bu görgü tanığı çocukların anlattıkları meleklerin özellikleri ile Uporon’un teorilerindeki ileri insanların özellikleri birebir örtüşüyordu. Meleklerin davranışları da aynı Uporon’un anlattığı ileri insanları andırıyordu. Dünyada yer yerinden oynadı ve bütün televizyon kanalları normal yayınlarını keserek, bu sefer de sürekli bu olayı işlemeye başladılar.

Uporon haklı olabilir miydi gerçekten? İleri insanlar, bizim anlayamadığımız teknolojilerini kullanarak zaman yolculuğu yaparak bizi ziyarete mi gelmişlerdi?

Tüm Uporon yandaşları, ve en çok da Uporonistler, çok büyük bir mutluluk içerisindeydiler. Uzun süredir dalga geçilen inanışlarının gerçek olduğunun ortaya çıkması onları sevinçten çılgına çevirmişti. Tabii Uporon’u da öyle… Hem bilimsel itibarını görkemli bir şekilde geri kazanmış, hem de deli damgası yemekten kurtularak özgürlüğüne kavuşmuştu. “Tam da hayal ettiğim gibilermiş” diyordu gözlerinin içi gülerek. “Ne kadar da güzel olduklarını görüyor musunuz?” Kendisi de onları yakından görmek için can atıyordu.

Melekler iyiydiler hoştular ama, bazı sorular da çok geçmeden insanların aklını alttan alta kurcalamaya başlamıştı. Örneğin, bu melek-insanlar neden gelmişlerdi acaba? Ve biz atalarıyla neden hiç konuşmuyorlardı? Neden hiçbir şey yapmıyorlar, bize ileri teknolojilerini öğretmeye başlamıyorlardı?

Uporonistlere göre, bu soruların yanıtlarını kendileri çoktan vermişti bile. Melek-insanlar, kendi varlıklarını insanlığın bu ilkel döneminde herkese haber vermeye çalışan Uporon’u kurtarmaya gelmişlerdi hiç şüphesiz. Ona yapılan haksızlıklara görkemli bir yanıt veriyorlardı. Herhangi bir şüpheye yer bırakmayacak şekilde tüm karşıt sesleri susturuyorlardı. Hiç konuşmamalarının sebebi ise Uporon’un teorilerinde belirttiği gibi, konuşmadan iletişim kurma özellikleri olmalıydı büyük ihtimalle. Bizim henüz o kadar gelişmemiş olan beyinlerimiz, gönderdikleri sinyalleri algılamaktan çok uzak olmalıydı henüz.

O gece özgürlüğünü arkadaşlarıyla bir yemek ile kutlayan Zeal Uporon, gece yarısı gibi eskiden hiç çıkmadığı evine döndü. Hafif çakırkeyif olması ve zaten içinde bulunduğu büyük mutluluk duyguları içerisinde, kendini yatağa atarak uykuya dalması pek vakit almadı. Gece uyurken, bir anda uyandı ve karşısında bir melek gördü. Kelimelerle anlatılamayacak kadar güzeldi. Gözleri Uporon’un ta içine işleyen birer elmas gibiydiler. Kendisini onun yanında çok huzurlu hissetti. Her ne kadar yerinden kıpırdamasa da, onun yatağının yanında olması yeterdi Uporon’a. Bu hisleri bir yerden hatırlar gibi oldu, ama hemen kafasını toplayıp konsantrasyonunu içinde bulunduğu o ana verdi yeniden.

Ve melek konuştu. Daha doğrusu konuşmadı, ama Uporon onun dediklerini yüreğinde ve beyninde hissedebiliyordu. Melek, insanlığa bu zor zamanında yardım için gelecekten geldiklerini, ancak diğer insanların hepsiyle birden konuşmalarının mümkün olmadığını söyledi ona, büyük çoğunluğu yeterli derecede gelişmiş değildi henüz. O yüzden, onu, yani Zeal Uporon’u kullanacaklardı insanlarla haberleşmek için. Onu seçmişlerdi, çünkü o hem kendilerini anlayabilecek bir bilinç seviyesine sahipti, hem de kendilerinin, yani melek-insanların varlığını kimse kabul etmezken bile iddia etmeye devam etmişti. O, seçilmişti tüm insanlar arasından. Haberci Zeal Uporon olacaktı.

Zeal Uporon, sabah uyandığında dünyanın en mutlu insanının kendisi olduğu konusunda iddiaya girebilirdi. O keyifli haliyle, ıslıkla neşeli bir melodi çalmaya başladı ve banyoya yöneldi. Tam banyoya adım attığı anda hızla ayağı kaydı ve hiç farkına bile varamadan yere düşerek kafasını küvetin kenarına çarptı. Zeal Uporon ölmüştü.

O sırada, dünyadan oldukça uzakta, uzun süren gezegenler arası alt-uzay yolculuğunun can sıkıntısını biraz olsun gidermek için yeni aldıkları oyun konsolunda oyun oynamakta olan kardeşlerden Ehnah ile Anmibot’tan küçük olan Ehnah, “Ben oynamıyorum yaa..” diye kozmik oyun aracını hırsla fırlattı uzaya doğru. “Hep böyle oluyor, neredeyse ben yeneceğim, son anda şansınla kazanıyorsun.” Kardeşinin böyle öfkelenmesi üzerine keyfi yerine gelen Anmibot “Bir daha oynayalım istersen.” dedi. “Nasılsa kimbilir kaçıncı defadır sen kaybettiğin için bir alternatif evreni bozuyor, diğerini başlatıyoruz.” Henüz öfkesi geçmemiş olan Ehnah “Tamam” diye somurtarak cevap verdi. “Ama bu sefer  Zeal Uporon sen olacaksın.”

Anneleri Tohonezt çocuklarına bakıp içten içe rahatladı. Bu “Geçmişin Efendileri” oyununu alıp konsola taktıklarından beri hiç sorun çıkardığı yoktu çocukların.

***

15 comments on “Yeni bir kısa öykü – “Geçmişin Efendileri”

  1. “Geçmişin Efendileri” akıcı bir dil ve yaratıcı bir zekanın amatör (acemi anlamında algılanmasın) bir heyecan ile birleşerek ortaya çıkardığı sürükleyici bir öykü. Öykünün sonunda 19. yy’da yaşamış ünlü İngiliz yazar Edgar Allan Poe’nun ustaca tasarlanmış “twist”lerinin tadını buluyorsunuz. Yazarı tebrik ederken özgün şaşırtmaca tekniğinin gelişimini merak ile takip edeceğimi belirtirim.

  2. Merhaba Can,
    Güzel hikaye.
    Sanki İngilizce yazmışsın ve sonra tercüme etmişsin gibi geldi bana.
    İsimlerin harflerinden daha tanıdık isimler elde edebileceğimi düşünüp, harfleri evirdim, çevirdim nedense. Tanrı’nın bizimle oynadığı mıdır anafikir?

  3. Yok ya, doğrudan Türkçe yazdım. İngilizce hikaye yazamam zaten, kendimi İngilizce o kadar ifade edebileceğime inanmıyorum.

    Belki üslubumdan dolayı öyle gelmiştir, biraz kendine has, değişik bir anlatım dili kullanıyorum nedense böyle öyküleri yazarken, tamamen isteğim dışında. Böyle yazabiliyorum yani; kısa, öz, düzgün cümleler ve pek de lirik olmayan bir hikaye anlatma üslubu hakim oluyor. Diğer hikayelerime de bakarsan aynı hissi sende uyandıracağını tahmin ediyorum.

    Bu arada sitemi keşfetmiş olmana sevindim, biraz tanıtımına da katkıda bulunursan -beğendiysen tabii- daha da çok sevinirim :)

    Öykünü ana fikrini sormuşsun bir de. Bunu henüz kendimin bildiğime bile emin değilim ki hemen söyleyivereyim. Ama eğer açık olmadıysa belirteyim yine de – son paragraftakiler uzaylı. Pek anlaşılmıyor sanırım, okuyan birkaç kişi öyle söyledi.

    • Yok onu anladım. Uzaylıların oyunu bir şekilde paralel evrendeki insanların kaderini etkiliyor ya. Mübarek ramazan ayının vermiş olduğu mistik hava ile kadere etki eden gücün Tanrı olması gerektiği fikri ile öyle sormuştum.

  4. Bu arada, isimler anagram falan değil, tamamen sallama… İyi uydurmuşum ama, di mi?

  5. güzel, buna benzer bir film izlemiştim ama sizinki de orjinal yine de.
    saygılarımla,

  6. Hangi filmdi acaba merak ettim, izlemek isterdim ben de.

  7. Merhaba,
    Bir bilim kurgu ve fantastik edebiyat düşkünü olarak ben öykünü oldukça beğendim ve yaratıcı buldum. Kişilerin isimleri sende okuduğun bir şeylerden etki bırakmış olmalı. Doğru muyum? Öykünün ikinci yarısı ilk yarasına göre daha rahat ve anlaşılır gitmiş. Şu melek konusu biraz havada kalmış gibi sanki. Adamın ölümü beklenmediğim bir durum ama hoşuma gitti nedense. Sonuç olarak güzel. Tebrikler.

  8. Yorumlarınız için teşekkürler.

  9. İsmail, dediğin gibi bir bağ kurulabilir tabii ki… Benim de yazarken öyle bir ihtimal geçti diyeyim bari de, en azından böyle derin anlamlar çıkarılabilecek, gizli mesajlar içeren bir öykü olduğu sanılsın :)

  10. bence bu hikayenin iyi yada olumlu iki tarafı var:
    1)anlatım tarzı.Bence böyle bi kısa öykü için fazlasıyla eğlenceli:)
    2)okurken insanın zihninde canlardırdığı sahneler.Ki tabi bu kişiden kişiye değişir.
    ama şöylede bi ironi varki öykünün snunda ee sonra dedim.Bitimi tokat gibi sert… xD

  11. Hikayede çok hızlı bir şekilde ilerleyip bazı konuları havada bırakmasına rağmen fena değil. Anlatım konusunda da sıkıntı var gibi. Bana kalırsa Zeal hastanedeki odasında uyansa, önce geçmişini hatırlasa, sonra son 3-4 aylık durumunu gözden geçirse ve bunlar 3. kişi yerine Zeal’in ağzından anlatılsa çok daha etkileyici olabilirdi.

    Bitiş daha ayrıntılı olabilirdi. Eğer bu bir oyunsa oyunculardan kazananın Zeal’in ölümü için uğraşması gerekirdi. Bu da anti-Uporonist’lerden bahsedilmesini gerektiriyor ki oyunun bir amacı olsun.

    Daha iyi hikayeler yazmanız dileğiyle

  12. her şeyi gayet anlaşılır olmuş bence. çok beğendim. çeviri gibi olduğu doğru ama bilim-kurgu ve fantastik hikayelerin tamamında böyle bir sorun oluyor. cnbc-e altyazı türkçesi gibi bir soğukluğu oluyor yani. yazarların üsluptan çok kurguya odaklanmasından ve belki de çok fazla çeviri kitap okumasından kaynaklı olabilir :) ama problem değil bence. problemse de genel bir problem, takılmaya değmez.

    sonunu çok beğendim ama bence oyunun kuralları üzerinde biraz daha düşünebilirdin. bence oyunda kimse zeal uporon olmamalı. çünkü öykü boyunca adamın iradesinin elinden alınışını görüp daralıyoruz. bence oyuncular uporonistler ve anti-uporonistler olursa zeal’in iradesizliği daha da vurgulanmış olur. sanırım yukardaki de benzer bir öneri getirmiş. ama dur tekrar düşündüm de “Ama bu sefer Zeal Uporon sen olacaksın.” çok vurucu bir cümle olmuş, harcamamak lazım. bir de son paragraf hiç olmasaymış, şrak diye bitseymiş :D

  13. Sevgili okuyucular, öncelikle güzel ve yüreklendirici yorumlarınız için teşekkür ederim. Beğendiğini söyleyen her yeni kişi beni çok mutlu ediyor.

    Gelgelelim, kullandığım dilin “başka bir dilden çevrilmiş gibi” durması hikayesinden kurtulamadım gitti arkadaş ya.. Gören de Ah Canım Ahmet, Rafet el Roman gibi beni ana dilini sonradan öğrenmiş sanacak yemin ederim (“Ah Canım Ahmet” de ne ya da kim sorusunun yaygın bir şekilde sorulacağını biliyorum, 25-30 yaşlarının altındaysanız normaldir, telaşlanmayınız. Ekşi sözlük dertlerinize derman olacaktır.)

    Öyle bir durumum yok. Özbeöz Türkiye sınırları içinde, halis muhlis Türk eğitim sistemi içinde yoğrularak büyüdü bu kulunuz. Ayrıca çeviri kitap da çok okumaz kendisi, ben yani(Orijinali İngilizce olan kitabı İngilizce okurum). Dolayısıyla, üslubumun özel olarak “çeviri” gibi kokması gerçekten acayibime gidiyor, şaşırıyorum. Kimseye benzemediğinden mi acaba diye düşünüyor, çok kendini beğenmişlik olacağı için hemen kafamdan o fikri atıyorum.

    Arkadaşlar, daha önce de dediğim gibi, temel olarak basit cümlelerle yazıyor, lafı uzatmıyorum. Üslubumun temel niteliği bence budur, başkasına göre farklı birşey elbette olabilir. Bir de cümlelerim falan düzgündür, Türkçe’yi akıcı kullanmaya kendimce özen gösteririm. Acaba edebiyat deyince ağdalı cümle görme alışkanlığının sonucu mu bu eleştiriler diye de zaman zaman merak etmiyor değilim.

    Ama bir dakika… İnsanların bu kadar dikkatini çekiyorsa, elbet bir durum vardır ortada. Kendimi haklı falan gördüğüm yok yani. Sebebini araştırıp size bildireceğim, söz! Bir yere kaybolmayın, şimdi gidiyorum bu nedeni bulmaya… Çok uzaklaşmış olamaz. Henüz çok sıcak etkisi, bu yorumda bile hissediliyor baksanıza :)

  14. Bu öykünüzü beğendim.Bahsettiğiniz yada bahsedilen çeviri dili gibi ,küt yazım diliniz bu öyküde hiç rahatsız etmiyor.Çünkü bu tarzınız gibi anlattığınız konuda, kendinizden bir çeviri gibiydi,çabuk yaşanan geçişler yüzünden göze batmadı..Yazım dilinizi eleştirmek yada sorgulamak istemem,haddim bulmam..
    Anlatım dili yüzünden kolay beğenmeyen biri olarak bu öykünüze sahip çıkıyor sanat yanım.Çarpıcı bir içerik .Tşkler

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: