1 Yorum

Beynin çözülemeyen gerçek gizemleri – 1. Bölüm

Tanıtım yazısında da bu konudaki fikrimi söylemiştim: İnsan beyninin çalışma sistemi hakkındaki bildiklerimiz, yeni doğmuş bir bebeğin dünya hakkındaki bildikleri kadar, hatta daha az. Bu cehaletimizin farkına daha iyi varmak ve en azından metodolojik bir yol tutturup anlayışımızı geliştirebilecek bir yol haritası belirleyebilmek için, beyin hakkındaki cevabını bilmediğimiz (yani bulamadığımız) temel soruları, on temel başlık altında toplayabiliyoruz.

Nöron Ağları

Nöron Ağları

İşte ben burada devreye giriyorum. Bu yazı dizisinde, sözünü ettiğim on başlığı özetlemeye çalışarak, olabildiğince genelden özele beyin ile ilgili en çok merak edilen konulardaki bilgilere yer vereceğim. Temel amacım, bu konuları olabildiğince anlaşılabilir bir dille, ama olayı çocukça benzetmelere de yer vermeden anlatabilmek

İlk bölümde, iki ana soru yer alıyor.

1. Veriler, beyindeki sinirsel (nöral) faaliyetlerde nasıl kodlanıyor?

İnsan beynindeki nöron (sinir hücresi) sayısı, en az Samanyolu Galaksisi’ndeki yıldız sayısı kadar. Peki bu nöronların birbirleriyle ve beynin diğer öğeleriyle iletişimi nasıl ve verilerin gönderilmesindeki rolleri ne?

Nöronlar, yani beynin uzmanlaşmış sinir hücreleri, kendi çeperleri dışında ani voltaj yükselmeleri yaratabiliyor. Bu küçük elektrik kıvılcımları, akson (Türkçesi nörakson diye de söyleniyor, İngilizce’deki axon’dan) adı verilen sinir hücresinden çıkan uzantılar üzerinde ilerleyebiliyor ve beynin diğer bir bölgesinde kimyasal sinyallerin ortaya çıkmasını sağlayabiliyorlar. Şu andaki bilgilerimize göre, bu ikili, yani bir anda var olup sonra anında yok olan küçük elektrik çarpmaları, içinde yaşadığımız dünya hakkındaki verileri taşıyor: “Ne görüyorum? Aç mıyım? Hangi yöne dönmeliyim?” ve bunun gibi. Ama saniyenin binde biri kısalığındaki bu minicik elektrik akımlarının içine verilerin nasıl kodlandığı bilinmiyor. Üstelik, bu küçük akımlar farklı zamanlarda ve farklı yerlerde değişik anlamlara gelebiliyorlar (ya da bilginin alıcısı farklı algılayabiliyor).

Üstelik, beynin derinliklerine indikçe nöron topluluklarının, insanların hatıraları, değer yargıları, geleceklerine ilişkin kafalarındda kurdukları çeşitli senaryoların olası sonuçlarının değerlendirilmesi, bir eşe ihtiyaç duyup duymama ve bunlar gibi çok daha karmaşık olgularda görev aldığı anlaşılıyor. İşte, gönderilen elektrik akımları ile oluşan kimyasal sinyallerin şifresinin çözülmesi, yani alıcı sinir hücresi tarafından algılanması esas bu gibi durumlarda bilim adamları için daha da anlaşılmaz hale geliyor.

Temel olarak bilinen gerçek şu ki, zihinsel veriler tek tek hücreler yerine, bu sinir hücrelerinin oluşturduğu gruplar içinde ve onların davranış biçimlerine bağlı olarak saklanıyor. Ancak, halen hangi nöronun hangi spesifik gruba bağlı olduğu açıklanabilmiş değil; daha da kötüsü, kullandığımız en gelişmiş teknolojiler dahi (beynin doğrudan içine elektrodlar iliştirmek gibi) bir kaç bin sinir hücresinin aktivitesini aynı anda ölçebilecek nitelikte değil. Kaldı ki, tek bir nöronun (yani sinir hücresinin) bağlantılarını takip etmek dahi çok güç, zira beyinde korteks (Cortex) bölgesindeki sıradan bir sinir hücresi yaklaşık olarak 10,000 diğer nörondan veri alıyor.

Bütün bu elektrik akımları beynin her yerine sinyalleri taşırken, sinir sistemleri içinde bilginin taşındığı tek sistem, hatta ana sistem, bu elektrik akımları olmayabilir. İleriye dönük araştırmalar diğer potansiyel veri taşıyıcılarını incelemeye devam ediyorlar. Bunlar arasında gliyal hücreler (beyinde nöronlara nazaran on kat fazla bulunan ve işlevleri tam anlaşılamamış hücreler), hücreler arasında iletişimi sağlayan diğer mekanizmalar (henüz yeni keşfedilen bazı gazlar ve peptidler gibi) ve de hücrelerin içinde akan biyokimyasal şelaleler sayılabilir.

2. Anılar nasıl saklanıyor ve daha sonra geri çağrılıyor?

Henüz tanıştığınız bir insanın ismi gibi yeni bir şeyi öğrendiğiniz zaman, beyninizin yapısında fiziksel değişiklikler meydana geliyor. Ancak, bu değişikliklerin ne olduğunu şu anda tam olarak anlayabilmiş değiliz; bu değişikliklerin milyarlarca nöron ve sinapstan (Bir nöronun aksonu ile dendritleri ya da diğer bir nöronun hücresel uçları arasında sinir impulslarının geçtiği bölge) oluşan beynin kocaman denizlerinde nasıl düzenlendiği hakkında pek bir fikrimiz yok. Beynimizin bu bilgileri nasıl cisimleştirdiğini de bilmiyoruz, üzerinden onlarca yıl geçtikten sonra nasıl çıkarıp bir anlamda okunmaya hazır hale getirdiğini de.

Karmaşıklık, bir açıdan birden fazla hatıra çeşidinin var olmasından kaynaklanıyor. Beynimizin, kısa dönemli hafıza gerektiren bilgilerle (bir telefon numarasını çevirmeye yetecek kadar akılda tutmak gibi), uzun dönemli hafıza gerektirenleri (son doğum gününüzü nasıl geçirdiğiniz gibi) birbirinden ayırdığı anlaşılıyor. Uzun dönemli hafıza içerisinde de bilgiler ya da hatıralar birbirinden ayrılıyorlar; bir şey bildirenler (örneğin isimler ve olaylar) ve aslında bir şey bildirmeyenler (örneğin bisiklete binmek, bilinçaltımıza işleyen bir mesajdan etkilenmek) olarak. Elbette, bu genel kategorilerin ötesinde de daha bir çok alt dal bulunuyor. Değişik beyin yapıları farklı çeşit öğrenme ve akılda tutma yetilerine yarıyor gibi ve bu yüzden bazı beyin hasarlarında bu yetilerden birinin zarar görüp, diğerlerinin sağlam kaldığını görebiliyoruz.

Tüm bu farklılıklara rağmen, farklı hafıza mekanizmalarının çalışmasında aynı ya da benzer moleküler mekanizmalar rol oynuyor olabilir. Hafıza ile ilgili hemen hemen tüm teoriler anıların depolanmasının sinapslara dayandığı konusunda hemfikir. İki hücre aynı anda aktif hale geçtiği zaman, ikisinin arasındaki bağlantı da güçleniyor; tam tersi durumda ise, yani her iki hücre de aynı anda aktif durumda değilken, bağlantı zayıflıyor. Bu sinaptik (bağlantısal) değişimler sonucu, çağrışımlar (bir başka deyişle asosiyasyonlar) doğuyor. Örneğin, deneyimlerimiz sonucunda kahvenin kokusu, tadı, rengi ve sıcaklığının verdiği his arasındaki bağlantılar kuvvetleniyor. Bu duyuların her biri ile bağlantılı olan nöron toplulukları normalde aynı anda aktif hale geçtiklerinden dolayı, bu topluluklar arasındaki bağlantılar sayesinde, kahvenin sadece kokusunu duymak diğer tüm duyuları çağrıştırmaya yetebiliyor.

Fakat sadece bu tür çağrışımlar ve nöronlar arasındaki kuvvetlenmiş bağlantılar ile hafıza mekanizmalarını tam olarak açıklamak da mümkün olmayabilir. Hafızamızın esas gizi, şeylerin ayrıntılarını değil, şeylerin birbirleri arasındaki ilişkileri şifrelemesinde yatıyor. Bir melodiyi ezberlediğinizde,  notalar arasındaki ilişkileri beyninizde şifreliyorsunuz (ya da kodluyorsunuz), tek tek notaların her birini değil. Bu da, aynı şarkıyı başka bir tonda kolayca söyleyebilmenizi sağlıyor.

Bizim için anıların geri çağrılması, depolanmalarından çok daha gizemli bir süreç. Size Emrah Yılmaz diye birini tanıyıp tanımadığınızı sorduğumda, cevap sizin beyninizde apaçık beliriyor ve bu kadar çok bilgi arasından bu denli hızlı bir geri çağırma sürecinin nasıl işleyebildiğini açıklayabilecek bir teori henüz ortaya konulamadı. Bunun yanında, geri çağırma olayı hafızanın dengesini bozma ihtimaline de sahip. Geçmişte olmuş bir olayı hatırladığınızda, o anının silinebilmesi için en zayıf zamanı yaşıyorsunuz aslında. Gerçekten insanın merakını uyandıran son dönemdeki bazı araştırmalar, böyle bir pencere açıldığı zaman anıların kimyasal olarak dondurulabileceğini (ya da tamamen silinebileceğini) gösteriyor ki bu sonuç, yanında dikkatlice incelenmesi gereken pek çok yeni etik soru getiren bir durum.

One comment on “Beynin çözülemeyen gerçek gizemleri – 1. Bölüm

  1. Selamlar.Araştırmalarda malzeme eksik oldukça sonuca ulaşılamaz.Araştırmalar sadece biyolojik yapımız üzerinde. Beyin kesinlikle hafıza deposu değildir.Kumanda merkezidir. Doğru sonuca adım atabilmek için önce insanın iki yapısının olduğu bilincine ulaşmak gerekiyor. 1.biyolojik beden (vücut) 2.ENERJİ beden. Bu iki yapıyı birbirinden ayırmak gerekiyor. Hafıza deposu enerji bedendir. Gerçek insan da odur. Bu yapı her uykuya geçişte vücudu terkeder.ama iki vücut arasındaki bağ kesilmez. kesilirse ölüm dediğimiz olgu oluşur. Enerji bedene kişinin doğumundan ölümüne kadar geçen yaşantının tamamı kesintisiz kayıtlıdır.Vücudun bütünlüğünü koruyan da bu yapıdır. Bilim adamlarındaki eksiklik enerji bedenin varlığını kabullenememelerinden kaynaklanıyor.Enerji beden her uykuya dalışta kalpten çıkar,uynıklığa geçiş te enerji beden kalpten içeri girer kan dolaşımıyla vücuda dağılır.Vücutla bütünleşir ayıklık oluşur ve kumanda beyin e geçer. Doğru sonuca ulaşabilmemiz için önce yaşamın gerçek sahibini bulmak gerek.Yani ENERJİ BEDEN i tanıyıp kabullenmek gerek. saygılarımla

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: