Yorum bırakın

Dünyanın en acayip adamını anlamak…

5 yıldan uzun bir süre boyunca, eski fizikçi Graham Farmelo kendini 20. yüzyıl biliminin en önemli ve en gizemli adamlarından birini, Paul Dirac’ı biraz olsun çözebilmek için harcadı.

1902’de doğan ve 1984’te ölen Paul Dirac,  kuantum mekaniğinin temelleri üzerindeki çalışmaları ile alanındaki bilim adamları tarafından neredeyse bir tanrı gibi kabul edilmesine rağmen, kamuoyu tarafından pek de tanınmayan bir figür. Bunun sebebini derinlerde aramaya gerek de yok aslında. Örneğin, Farmelo, Dicar’ın biyografisini hazırlarken, bu “meşhur” fizikçinin yaşadığı şehirdeki komşuları tarafından hiç tanınmadığını fark etmiş. Bunun temel nedeni, hiç kuşkusuz Dicar’ın münzevi hayat tarzı ve suskunluğu. Onun bu durgun ve sessiz hali öylesine uç koşullardaymış ki, fizikçi arkadaşları bu durumuyla dalge geçmek için “Dirac” diye bir ölçme birimi dahi uydurmuşlar. Buna göre, “Dirac” bir insanın yanındaki kişiye bir saat içerisinde söyleyeceği toplam söz adetini ölçmeye tarayan bir skala ve bir “Dirac” kişinin bir saatte toplam sadece tek bir söz etmesi anlamına geliyor:)

Tüm bunların yanında, Dirac’ın fizik dünyasındaki ününün elbette ki haklı sebepleri de bulunuyor. Alanındaki birçok katkısının en önemlileri arasında anti maddenin varlığı teorisini ortaya atması gibi önemli buluşlar var. Ayrıca, sadece 31 yaşında Nobel ödülünü aldığını söylemek, onun nasıl bir efsane haline geldiğini anlatmaya yetebilir sanırım.

Paul Dirac ve Richard Feynman

Farmelo, kitabı hazırlama sürecinde Dirac’ın hayatının derinliklerine daldıkça, onun kişiliğinin karmaşıklığı ve zıtlıkları karşısındaki şaşkınlığı bir kat daha artmış. Pek çok insanın Dirac’ı empati yoksunu biri olarak betimlemesine karşın, onun evlendiğini, çocuklarını yetiştirdiğini ve birkaç tane de hayat boyu süren sıkı dostu olduğunu göz önüne almak gerektiğini söylüyor. Bilimsel olmayan her türlü olguya karşı olmasıyla bilinen Dirac’ın hayatının sonlarına doğru daha da artan bir merakla, felsefi hatta dini sorulara eğildiğini öğreniyoruz. Ve de teorik fizikten başka bir merak alanı daha olduğu gerçeğini: Çizgi filmler ve çizgi romanlar!

Aşağıda, Seed dergisinde Graham Farmelo ile yapılan söyleşinin kısaltılmış bir çevirisini ilginize sunuyorum.

Sizi Paul Dirac’ın hayatını araştırmak için beş yılınızı harcamaya bu kadar istekli ve azimli kılan neydi?

Graham Farmelo: Uzun süre bir torik fizikçi olarak çalıştım ve şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki bu alanda çalışan herkes, Dirac’la ilgilidir. Genellikle ona verilen lakap ya “ilk gerçek modern teorisyen” ya da “teorisyen teoristi” gibi şeylerdi. Henüz üniversitenin ilk yıllarında Dirac’ın çalışmaları ile tanıştığım zamanları hatırlıyorum, konu sanırım Fermi-Dirac istatistikleri adı verilen ve bilgisayarlardaki transistörler ile elektron akımını düzenleyen verilerle ilgiliydi. Aklımı başımdan aldığını hatırlıyorum, benim için sanki genç bir müzik öğrencisinin Beethoven’ın “Ayışığı Sonat” eserini dinlemesine benzer bir deneyimdi. O makalelerin matematiksel hayal gücü ve güzelliği inanılmazdı.

Onun hakkında bir biyografi yazmak istememin nedeni, fizikten anlamayan kesime onun çalışmalarının gücünü ve kapsamını anlatabilmek ve onun eşsiz kişiliğini tam olarak anlayabilmekti. Princeton’daki “İleri Çalışmalar Enstitüsü”nün öğle yemeklerinde bir çok defa dinlediğim ünlü “Dirac hikayeleri”nin de etkisini unutmamak lazım.

Bu Dirac hikayelerinden bazı örnekler verebilir misiniz?

Elbette. Dirac, bir dersinin sonunda soruları cevaplayabileceğini söyler. Bunun üzerine, öğrencilerden biri kalkıp “Profesör, tahtanın sağ üst köşesindeki denklemi kavrayamadım” der. Dirac bir dakikadan fazla bir süre sessiz bir biçimde olduğu yerde durmaya devam eder. Sonunda birisi soruya cevap verip vermeyeceğini sorunca, Dirac kafasını iki yana sallar ve “Bu bir soru değildi ki. Bir yorumdu.” yanıtını verir.

Başka bir tanesi de şöyle: Cambridge Üniversitesi’ne bağlı Saint John’s College’daki akşam yemeklerinin birinin sonrasında, Amerika’dan gelen bir misafir ününü çok duyduğu büyük bilim adamıyla tanışmak için can atmaktadır. En sonunda cesaretini toplayıp Dirac’a yanaşır ve “Bu yaz tatile çıkmayı düşünüyor musunuz Profesör?” diye sorar. Yine sessizlik. 20 dakika sonra, Dirac adama döner ve şöyle der: “Niye sordunuz?”

Anlattıklarınızdan Dirac’ın tam bir derin düşünce adamı olduğu izlenimi ortaya çıkıyor. Acaba fizik dışında başka ilgi alanları da var mıydı?

Evet, hem de birçok, sadece onlar hakkında konuşmayı sevmezdi. Tolstoy’dan John Le Carré’ye kadar geniş bir yelpazede kitap okumaya düşkündü mesela. Ressamlardan da, Rembrandt ve Salvador Dali’nin eserlerini beğenirdi. Einstein gibi Dirac’ın müzik sevgisi de genellikle klasik müziğe yönelikti, ama hayatının son döneminde Cher’e özel bir sevgisi olduğunu biliyorum. Bir keresinde, Cher’in programını izleyebilmek için, aynı sırada yayınlanan Oscar törenlerini seyretmek isteyen karısıyla anlaşamamış ve gidip sadece bunun için ikinci bir televizyon almış.

Kitabınız Dirac’ın özel hayatı hakkında oldukça geniş detaylar da içeriyor. Bu materyallere nasıl ulaştınız ve doğruluklarından nasıl emin olabildiniz?

Öncelikle onun hala yaşayan ve onu çok iyi tanıyan arkadaşlarını bulup konuşabilmek için oldukça çok  zaman ve emek sarf ettim. Bunlardan en önemlisi, onun son yakın arkadaşı Leopold Halpern idi. Görecelilik kuramı üzerinde bir uzman olan Halpern, açık havada uyumayı seven, sabun kullanarak yıkanmayı reddeden ve karate darbeleriyle patates dilimleme hobisi olan ilginç bir insandı. Birkaç sene önce, Halpern artık prostat kanserinden ötürü neredeyse ölüm döşeğindeyken, bütün ülkeyi baştan başa katedip Florida’ya uçmuştu. Bunun sebebi, Dirac’ın da hayatının son dönemini geçirdiği o yerde, Wakulla Nehri’nin kaynağına doğru kürek çekerek beni gezdirmekti. Bunun benim için gerçekten özel anlam taşıyan bir gezi olduğunu söyleyebilirim, kolumda o gezide uğradığımız kazların saldırılarından kalan izler hala duruyor. Bana, Dirac’la sohbet ettikleri, hatta çıplak suya girdikleri yerleri göstermişti. O geziden iki buçuk ay sonra Halpern öldü.

Ayrıca, Florida Devlet Üniversitesi‘nde bulunan ve neredeyse hiç dokunulmamış Dirac arşivini ziyaret etme şansım da oldu (Dirac, hayatının son 14 senesinde o üniversitede çalışmıştı). Gerçekten inanılmaz şeyler buldum, Heisenberg ve Schrödinger gibi gibi dünya çapındaki fizikçilerle yazışmalarının yanısıra, Dirac’ın annesinin 20 yıl boyunca aksatmadan her hafta ona yazdığı mektuplar gibi. Ayrıca, bence çok değerli olan bazı mektupları da kızı bana gösterdi: Bunlar ilk gerçek kız arkadaşı ve daha sonra eşi olan kadına yazdığı 120 tane mektuptu. Unutmayın, burada ağzından normalde kerpetenle tek bir kelime çıkan bir insandan bahsediyoruz, o mektuplarda ise sayfalarca içini açıyor,  kendini anlatıyordu. Kendisinin nasıl bazı insanları anlayamadığını ve onlarla empati kuramadığını ve bilinç sahibi olmanın bir insan için ne anlama geldiği gibi konulardan bahsediyordu. Bunları gördükten sonra benim şahsi düşüncem, onun bugün otizm olarak tanımlanan özelliklere sahip olduğuydu, ama onun zamanında teşhis edilmemişti.

Yani sizce Dirac teşhis edilmemiş bir otizmden mi muzdaripti?

Ben bu kitaba, Dirac’ın bir otistik olduğunu düşünerek başlamadım ve yazarken de böyle bir şeyi dikkate almadım. Uzun yıllar önce, onun hayatını araştırmaya başladığım zamanlarda otizmin ne olduğu konusunda dahi bir fikrim yoktu zaten. Kitabı yazma aşamasında, Dirac’ın bir otistik olduğu yönünde söylentiler kulağıma çalınıp durdu, Einstein için de öyle ve insanlar otizmin matematikçiler ve bilim adamları arasında yaygın olduğunu söylüyorlardı. Araştırmalarım için Cambridge’de bulunduğum dönemde, bir ara İngiltere’nin otizm konusundaki en önde gelen uzmanı olan Simon Baron-Cohen ile bu konuyu görüşmeye gittim. Kendisi Dirac’ı hiç tanımamasına rağmen, Dirac’ın davranışlarını andıran pek çok davranış özelliğinden ve tutumdan otizmin semptomları olarak bahsetti. Ama bunun sadece bir hipotez olduğunu unutmamamız gerekir ve kişisel olarak, ölmüş olan insanların psikolojik durumları üzerinde teşhis koyma konusunda ciddi çekincelerim var. Ve de bu gerçek bir hipotez değil aslında ve konu üzerinde deney yapma şansımız da yok.

Peki sizce onun bu davranışları ona çalışmalarında yardım etmiş ya da eşsiz bir perspektif sağlamış olabilir mi?

Diyebileceğim o ki, konsantrasyon seviyesi o denli sağlamdı ki bir lazer ışını gibi fokuslandığını söyleyebilirim. Aynı zamanda, bir bilgisayar gibi rasyonel ve mantıklı işleyen bir kafası vardı. Kendisi “benim denklemlerim, benden daha zeki” dermiş. Bu söylemin mistik bir yanı olduğuna inanıyorum.

Dirac son nefesine kadar “matematiksel güzellik” peşinde koştuğunu söyledi. Fiziğin de, bu nihai güzelliğe doğru bir evrim geçirdiğini düşünüyordu. Bunun dışında herşey onun için gereksiz ayrıntılardan ibaretti, dünya en güzel matematik formullerini bulmanın yollarını aramaktan ibaretti.

Not: Kitabı Amazon’da bulmak için aşağıdaki linke tıklayabilirsiniz:

The Strangest Man: The Hidden Life of Paul Dirac, Mystic of the Atom

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: