Yorum bırakın

2017 yılının en iyi illuzyonunu gösteren videoyu merak ediyor musunuz?

Aşağıdaki video 2017 yılında Scientific American tarafından desteklenen bir kuruluş tarafından yılın en iyi ve etkileyici seçilen illuzyonu, yani göz yanılsamasını içeriyor. İzlerseniz pişman olmayacağınız ve şaşıracağınızı neredeyse garanti edebileceğim bir video.

Videonun asıl adı “Shape from motion only“. Kabaca, ilk bakışta karman çorman ve anlamsız görünen bazı hareketleri beynimizin nasıl belirli şekiller olarak algılayabildiğini son derece ilginç bir şekilde ortaya koyuyor.

İzlerseniz pişman olmayacağınız neredeyse garanti bana kalırsa…

Yorum bırakın

Son zamanlarda izlediğim beni en çok etkileyen video bu sanırım…

Bu video aklımı başımdan aldı resmen:

Keman sanatçısı kadının beynindeki tümörü almak için yaptıkları ameliyatın ortasında doktorlar, kadını uyandırıp keman çaldırıyorlar. Böylece beynindeki keman çalmasını sağlayan ve diğer önemli bölgelerin etkilenmediğinden emin oluyorlar.

İzleyin ve bu müthiş doktorların önceden detaylı olarak planlayarak uyguladıkları ve beynin bölgelerinin sırlarını çözmek için verdikleri çabayı olabildiğince çarpıcı bir şekilde gözler önüne seren bu videonun, bu övgüleri hak edip etmediğine kendiniz karar verin!

Gerçekten olağanüstü bir video bana kalırsa.

1 Yorum

On dakikalık meditasyon yöntemiyle etkili rahatlama (hem de gerçek!)

Ya da şöyle söyleyeyim, en azından gerçek olma ihtimali var.

Eğer bu da tatmin etmediyse, şu tezime karşı çıkamayacağınız kesin bence: Bu yöntemin bazılarınızda işe yarayacağı kesin, çünkü ben kendim bu tekniği birkaç kere uyguladığımda, gerçekten de kafamın boşalmasına yardımcı olduğunu gördüm. Bu yüzden, sizlere de iş güç stresi içinde biraz yardımı dokunabileceğini umduğumdan dolayı yani, bilmeniz iyi olabilir diye düşündüm.

Hepimiz, gün içerisinde işyerlerimizde günün herhangi bir anında kendimizi bunalmış ve tıkılıp kalmış gibi hissedebiliyoruz, bu iş yoğunluğunun sonucu olan baskının son derece doğal ve insani bir sonucu. İşte böyle durumlarda, kaynağını transandantal meditasyon öğretisinden alan şu basit hareketleri uygulamanız, kendinizi biraz daha sakin ve olumlu hissetmenize yardımcı olacaktır.

Üstelik, bu tekniği kendi işyerinizde uygulamak için hiçbir engeliniz yok, zira ne bağıra çağıra ilahiler söylemeniz gerekiyor, ne de rengarenk giyinip üstüne bir de kuşak bağlamanız :)

Teknik şu şekilde işliyor:

kısa ve rahatlatıcı meditasyon tekniği

Mantra: Ona bağlı kalın!

Transandantal meditasyon felsefesinde mantranın önemli bir yeri var. Hatta, olayın merkezinin ‘mantra’ olduğunu söyleyebiliriz. Kelimenin kökünü araştırayım dedim, bir kaynak Sanskritçe‘den geldiğini söylüyor. Bana gayet mantıklı göründü, çünkü mantraya dayalı meditasyon yöntemleri temel olarak ilk kez Hinduizm ya da Budizm ibadetleri sırasında ortaya çıkmış ve benimsenmiş. Kitap Sanskritçe’deki esas anlamının “fikir aracı” olduğu yazıyor olsa da, bizim yöntemimiz için mantra, kısa bir cümle, bir sözcük hatta sadece kısa bir ses anlamına bile gelebiliyor.

Sözünü ettiğim meditasyon tekniği, bu mantrayı sürekli kendi kendinize tekrarlamanıza dayanıyor. Mantrayı dışınızdan ya da içinizden tekrar etmeniz mümkün. Hatta mantra olarak kullanacağınız ses, söz ya da cümleyi isterseniz kendiniz de seçebilirsiniz, ama yine de bu konuda daha bilgili birilerinin yardımına başvurmak da iyi bir tercih olabilir (birkaç örneğini bu sitede bulmanız mümkün mesela).

Zihninizi özgür bırakmak…

Bu tekniğin mantığına göre, mantrayı tekrarlamak hafifçe bir titreşim yaratma etkisine sahip ve bu etki aklınızın kendisini sakin ve rahat bir moda sokmasına yardımcı oluyor. Bu yüzden, tekniği uygularken ayrıca bir de zihninizdeki diğer sesleri susturmak için uğraşmanıza gerek kalmıyor, bu zaten meditasyon sırasında yavaş yavaş gerçekleşiyor.

Bu teknik, bu sayede günün kalan kısmı için enerjinizi korumanıza yardımcı da olan bir egzersiz aynı zamanda.

Rahat bir yer bulun

İşyerinde ya da okulda meditasyonunuzu yapabilmenize olanak sağlayacak ve on dakika boyunca sessizce oturmanızın mümkün olabileceği bir yer  bulmanız önemli. Konuyu bilenlere göre, bu tür bir meditasyon, rahat bir koltukta ya da sandalyede oturarak da gayet güzel yapılabilir. Kısacası, bir kaç dakika boyunca gözleriniz kapalı olarak oturup rahatsız edilmeyeceğiniz bir mekan bulmak, bu sorunu çözecektir.

… Ve vücudunuzun zihninizi takip etmesini seyredin

Bu teknikte “Şimdi bütün vücudumu serbest bırakmalı, derin derin nefes almalı ve olaibldiğince rahatlamalıyım” gibi kendinize telkinlerde bulunmanıza da gerek yok. Zira, insanın beyni rahatladıkça, vücudunun tüm organları da onu izliyor. Bunu kanıtlayan ve meditasyon gibi yöntemlerle kan basıncının önemli ölçüde düşürülebildiğini gösteren araştırmalar mevcut.

Gözleriniz tamamen kapalı

Gözlerinizi meditasyon süresince kapalı tutmak, o anda içinde bulunduğunuz iş ya da okul ortamından kafa olarak uzaklaşmanızı sağladığı için önerilen bir yöntem. Gözleriniz kapalı bir halde mantrayı tekrarlamaya başladıktan bir süre sonra gerçekten de rahatladığınızı hissediyorsunuz (bunu özellikle kendi tecrübelerime dayanarak söylüyorum). Aslında bu yöntemi bir açıdan yanıbaşınızda çalmakta olan radyonun sesini iyice kısmaya benzetmek pek de yanlış olmayabilir, çünkü radyo halen açık olduğu ve siz bunu bildiğiniz halde, artık sizi rahatsız edici biçimde yüksek bir ses çıkarmıyor!

Gerçek hayata dönüş

İdeal olarak on dakika kadar uygulayabileceğiniz bu tekniğin sonunda kendinizi tamamen gevşemiş ve dinlenmiş hissetmeniz gayet mümkün (her ne kadar siz pek inanmasanız da :)

Artık yeniden e-maillerinize ya da ders kitabına gönül rahatlığıyla gömülebilirsiz. Dikkat etmeniz gereken tek nokta, bir anda çok da kendinize yüklenmemeniz. Bu işin ustaları meditasyon sonrasında bir iki dakika daha gözleri kapalı tutmanın faydalı olacağını belirtiyorlar.

Yani, arabanın vitesini ikiden dörde atarken, ayağınızı kısa bir süre pedalda bekletirsiniz ya, onun gibi bir şey demek istiyorlar sanırım :)

2 Yorum

Düşündüren cümleler – V

Dünya üzerindeki insanların bir çok açıdan olduğu gibi şu açıdan da ikiye ayrılabileceklerini düşünüyorum:

Birşeyler anlatırken lafı fazla uzattığını düşünebilme ihtimali olanlar (ya da bu şekilde zaman zaman düşünebilenler) ile böyle bir şeyin söz konusu olabileceğini akıllarına dahi getiremeyenler (ya da getirmeyenler).

Şöyle olanlar iyi, bunlar ise kötüdür gibi bir yargım yok, gerçekten de öyle bir amaçla ayrım yapıyor değilim. Sadece çok açık ve net gözlediğim bir olguyu (aslında  bu özellikleri açısından insanlar bir skala üzerinde çeşitli noktalarda dağılıyor olsalar da) en basit ve anlaşılır biçimde dile getirmeye çalışıyorum. Tüm demek istediğim bu.

Tahminim o ki, bugüne kadar yaşamış ve şu anda yaşamakta olan yaklaşık yüz milyar kişinin kabaca yarısı ilk gruba, diğer yarısı ise ikinci gruba mensup olsa gerektir.

Son olarak, dünyada bugüne kadar yaşamış ve ölmüş veya hala hayatta olan insan sayısını kafadan attığımı düşünenler eğer inandırıcı ve güvenilir kaynak ya da tezlerle gelirlerse, sadece “helal olsun!” diyecek ve bu rakamı düzelteceğim.

Yorum bırakın

100 kişiye sorduk…

Bu asırlar öncesinde kalan ve Erol Evgin‘in (ve  sonra belki de Beyaz‘ın) sunduğu sersemletici yarışma programının ana cümlesi ile bu yazıya neden başladığımı sorarsanız, aslında benim de pek bir fikrim olduğunu söyleyemem. Belki, az sonra okuyacağınız yazının yüz kişiyi örneklem alması ve onların bazı özelliklerini anlatmasındandır.

Elbette ki biz kimseye birşey sormadık, çünkü birincisi bu sitede biz diye birşey yok, ben tekim, ikincisi de başkaları yeterince sormuştur (temel felsefe bu).

Bir sürü ünlü akademik kurumda yapılan sürülerce araştırmanın sonuçlarının toplanarak gizlice derlendiği bir meta-çalışma sonucunda, aranızda en benim diyeni bile şaşırtacak şu gizemli sonuçlar çıkmış da, onu haber vereyim dedim.


Şöyle ki:

Biz ayakta uyurken, meğerse her yüz kişiden;

Continue Reading »

1 Yorum

Türkiye’de bilim üzerine

misafir yazar - Oğuzhan

Bugün bir ilke imza atıyoruz. Son derece önem verdiğim ve devamının gelmesini umduğum bir uygulamanın ilk örneği bugün neselibeyin.com‘da yayınlanıyor: Bir “Misafir Yazar“ın lütfedip neselibeyin.com için yazdığı bir yazı.

Başkalarının sizin formatınıza uygun yazı yazmaları tahmin edebileceğiniz gibi çok fazla rastlanan bir şey değil. Arkadaşlarınızı, tanıdıklarınızı ya da okurlarınızı sitenizde yayınlamak üzere birşeyler yazmaları için ikna etmek de aynı derecede zor. Biz Türklerin bir araya gelip birlikte birşeyler üretme konusundaki isteksizliğimiz ve organizasyon yeteneksizliğimiz de buna eklenince, belirli konulara eğilmiş (bir anlamda uzmanlaşmış) bloglar genelde tek kişinin emeği ile sürdürmeye çalıştığı, bu yüzden de çoğunlukla ya zamansızlıktan ya da hayatın diğer gailelerinden dolayı yazı aralarının aksadığı bloglar halini alıyor. Hatta, oldukça sık olarak tek başına böyle birşeyi sürdürmenin getirdiği zaman ve iş yükünden sıkılıp bloglarını kapatan arkadaşları da görüyoruz.

Bu yüzden, Oğuzhan’ın şu anda gündemin en sıcak konularından biri hakkındaki aşağıdaki yazısını yayınlamaktan büyük sevinç duyuyor ve bu tür katkı istekleri olabilecek arkadaşlara her zaman kapımızın açık olduğunu bir kez daha hatırlatmak istiyorum. Hayrola!…

***

Türkiye’de bilim üzerine

Girişte bilimin tanımını yapmak konuya uygun olabilirdi. Ne var ki Neşeli Beyin gibi bir bloga yazacağım yazıya bilimin tanımıyla başlamak yerine “bilimin nedenine” – fazlaca iddialı olmadan – değinerek başlamak daha çekici geldi. İnsanlar olarak bilimi neye borçlu olduğumuzu düşündüğümde varabildiğim en kapsayıcı yanıt, aynı zamanda bizi hayvanlardan farklı kılan şey oldu: Kendimizi zaman içinde ele alabiliyor oluşumuz. Geçmişe bakmaktan ayrı düşünemediğim “geleceğe dönük düşünebilme” becerimiz, bilimsel çalışmamızın temelinde yatan yeteneklerimizden biri gibi gözüküyor.

Bu yeti evrimin bilmediğim bir basamağında belirginleşmeye başlayalı, İnsan kendisini bugüne getiren yola girdi. Bu yolda yüz binlerce yıldır taşıdığı becerisini hemen hemen hiç kullanamadığı dönemlerden de, kısıtlı bir zümrenin sınırsızca kullandığı dönemlerden de geçti. Son iki üç yüzyıldır kazandığı heyecan verici ivmeyle bilimin, milyonlarca insanın küçüklü büyüklü katkılarıyla insanlığın en sistemli bilgi birikimini ortaya koyduğu bir gerçek.

Bu gelişmenin güveninden de hızından da bir şey kaybetmeden gerçekleşiyor olmasını akademinin kurumlarına borçluyuz. Günümüzde bu kurumlara baktığımızda araştırmanın sürdüğü her yerde bir tür usta – çırak ilişkisi görüyoruz. Daha büyük çapta da hakemli bilimsel dergiler benzer bir ilişkiyi sürdürüyor. Etkileşim içinde kalmak ve paylaşmak, gelişmenin olmazsa olmazı; çünkü insanlar olarak yaptığımız hataları yalnız başımıza düzeltmekte çoğu zaman başarısız oluyoruz.

Binlerce sorgulayan gözün incelediği araştırmalarda hatalar süreç içinde en aza indirilebiliyor. Bu yararlı yöntemin yanında, bir de bilinçli olarak yapılan yanlışlıklar var. Bunların başında, intihal olarak isimlendirdiğimiz, başkasının araştırmasını veya araştırmasının sonuçlarını kendi çalışmasının ürünüymüş gibi atıfta bulunmadan kullanma geliyor. İntihal bir tür hırsızlık olduğu için herkesin açıkça karşısında durduğu bir şey. Bilim insanları arasında en büyük utanç kaynaklarından biri oluyor ve cezasız da kalmıyor.

Bilim insanlarını kolaycılığa iten ün, para, konum gibi kişisel hırslar; farklı ahlaksızlık yöntemlerinin geliştirilmesine yol açmış. Yaygın olanlarından ve fark edilmesi görece güç olanlarından biri, bilimsel dergilerin bilim kurumları içindeki yerini kötüye kullanarak gerçekleştiriliyor(muş). Beni bu çirkinliklerden “Bilimsel Ahlaksızlığın Gri Mecraları” başlıklı yazısıyla A. Murat Eren haberdar etti. Yazıda bilimsel yayınlarla ilgili genel bilgi ve bu yayınlar üzerinden yapılan ahlaksızlıklara örnekler bulunuyor. Okumanızı öneririm.

Continue Reading »

Yorum bırakın

Olayın aslı ya da dümdüz bir dik çizgi nasıl evrim geçirir?

Anlatayım.

Bir gün biri düz bir çizgi çizer. Cetvelle falan değil, elle, öylesine.

Ondan sonra sıradaki gelir. Onun amacı aslında bir öncekinin çizdiği çizgiyi olabildiğince bozmadan, onun çizdiği yoldan giderek aynı şekilde bir kez daha çizmektir.

Sonra bu işlem 500 kere tekrarlanır.

Çizgiler daha işin başında önceden tahmin edilemeyecek kadar hızlı şekil değiştirmeye başlar. İşlemi tekrarlayan sayısı çoğaldıkça çizgi artık ilk halinden bağımsız hale gelmiş, onu yeniden çizenlerin ellerinde her an yeni bir biçim alıp durmaktadır.

 

Kimbilir, işte bütün her şey belki de bundan ibarettir.


5 Yorum

Düşündüren cümleler – IV

Yine önce kısa bir açıklama: Bir süre önce büyük tantana ile başladığım ve “Düşünülesi Cümleler” adını verdiğim kısa ve öz laflardan oluşan yazılar dizisinin adı yukarıda da gördüğünüz gibi değişmiş bulunuyor. Bundan sonra “Düşündüren Cümleler” kategorisinin altında yayınlanacaklar. İlk yazımda da belirtmiştim zaten, “Düşünülesi Cümleler” başlığı baştan beri içime pek sinmemişti, ne tam bir ifadeydi, ne de doğru düzgün bir kullanım şekli. O zamanlarda da aklıma gelen “Düşündüren Cümleler” başlığının fazla iddialı, didaktik ve hatta karamsar bir tonlaması olduğunu düşünmüştüm, ama aradan geçen süre içerisinde gördüm ki bu cümleleri çok daha iyi yansıtan bir başlık olacak.

O yüzden, bundan böyle yaşasın “Düşündüren Cümleler“!

Bir süredir Remzi Yayınevi’nden çıkan ve Barbara Goldsmith‘in yazdığı Madame Curie biyografisini okuyorum, aslında hem bir biyografi hem de yazarın Curie’nin bilimsel ve toplumsal kişiliğini ele aldığı bir “değerlendirme” kitabı bu. Kitabın başlarında geçen bir söz dikkatimi çekti. Curie’ye ait olduğu belirtilen bu söz şöyle:

“Bir yaşam düşü oluşturmak ve bir düşü gerçekleştirmek önemlidir!”

Madame Curie (Obsessive Genius) by Barbara GoldsmithSöz güzeldi güzel olmasına ama sanki biraz eksik olduğunu ya da tam olarak benim anladığım (ya da anlamak istediğim) şeyi anlatmadığını (ya da anlatamadığını) düşündüm. Ayrıca, cümlenin birinci yarısıyla ikinci yarısı arasında belirgin bir kopukluk olduğu belliydi.

Bu yüzden üşenmedim, kitabın İngilizce orijnal baskısından bakmaya karar verdim. Muhtemelen orada benim de aklımdan geçenleri tamamıyla ifade eden cümlenin gerçek halini görebilecektim aklımca. Kitabın İngilizce baskısında söz şu şekilde geçiyordu:


“It is important to make a dream of life and of a dream reality.”

Haydee, bu benim beklediğim anlamda da değildi tam olarak. Bambaşka bir cümleydi. Çevirene hak verdim, zira bu sözü çevirmek gerçekten zor iş olsa gerekti. Türkçe’ye çeviren çevirmen bir tercih kullanmış ve belki de en basit ve en anlaşılır haliyle çevirmişti Türkçe’ye.

Ama gerçekten bu cümle Türkçe baskısındaki anlamına mı geliyor sizce? Ne dersiniz? Yorumlarınız memnuniyetle karşılanacak, her zaman olduğu gibi.

<span>%d</span> blogcu bunu beğendi: